29 Ocak 2011

İzlenesi...

Bu aralar televizyon karşısında ayıla bayıla izlediğim üç reklam var dostlarım.. Sağolsunlar üçü de ağzımı ziyadesiyle sulandırıyolar.. Ama farklı anlamlarda ehuehuehu...

İlki yılların ülke çapında kalitesiyle nam yapan çikolatası Çokokrem reklamı.. Çocukluğumun çikolatasıdır kendileri.. Gerçi son zamanlarda kendisini Nutella ile aldatıyo da olsam, aramızda geçen onca güzel seneyi bir kalemde silip atamam tabi ki..

Eski reklamlarında çalan o şarkının yeri de ayrıdır zaten..

"Güneş doğar, şehir uyanır
Gün başlar, çay demlenir,
En tatlı sabahlar çokokremle başlar.
Sabahın habercisi, kahvaltının sevinci
Gün boyu tükenmeyen, güç veren enerji.
Güne hazırsın, asla durmak yok
Hızını kesme sakın gücün dorukta
En tatlı sabahlar çokokremle başlar
Çokokremmm"

Şarkı sanırım MFÖ'ye ait.. Kısa bir nostalji yaşamak isteyenleri şuraya alayım..

Bu reklamı ne zaman izlesem çok güzel şeyler hissederdim.. Dumanı tüten çay, taze ekmek, karşıda deniz, hafif sabah ayazı.. Bunlar değişik ve güzel duygular hissettirirdi bana.. Nedir o duygular diye sormayın bilmiyorum.. Güzel şeyler işte kurcalamayın..

Gelelim günümüzdeki reklama.. Bu reklamı sevme sebebim tamamen şu turuncu kafanın peltek peltek konuşmasından dolayıdır.. Sözcükleri tam çıkaramıyo, bi de aklı sıra aşçılığa soyunmuş falan.. Hele ki reklamın sonunda okul servisine yetişmeye çalışırken "benim çok ge...(anlamıyorum burayı) acelem diyorum siz hala beni bekletiyosunuz haa" demiyo mu ısırırım o yanakları len velet!


İkinci reklam yine pisboğazlığım ve bir ufaklıkla alakalı..



Sen ne şirin şeysin öyle ya.. Normalde pek çocuk sevmem ama yani gel de sevme şunu.. Şirinlik abidesi.. Koska yeni logosunun reklamını gayet ilgi çekici şekilde yapmış.. Ağzına tahin-pekmez sürmeyen bizim yan komşunun uyuz oğlu bile yiyosa, reklam amacına ulaşmış demektir.. Hadi o çocuk canı çekiyo, peki bize noluyo? Reklamı ne zaman izlesek annem, ben ve kardeşim hemen mutfağa koşturuyoruz.. Yiye yiye her yanımız bıngıl bıngıl oldu yeminle.. Yapmayın bunu yahu!

Eveeeeet en güzelini sona sakladım yıhyıhyıh....


Bu reklamı ne zaman izlesem ağzımın bir karış açılmasına engel olamıyorum.. Hayır öyle kas manyağı biri de değilim ama şimdi bir sürü Yunan heykelini de bir arada görünce ister istemez kendimden geçiyorum hahah.. Reklamın gördüğü ilgiye bakılırsa da yalnız olmadığım anlaşılıyo.. Erkeklerin çoğunluğu bu işe bozulup, "yemem abi ben o bisküviyi gay miyim?" diye gayet malca ve düz mantıkla yaklaşsalar da olaya, kabul etmeliler ki böyle bir reklama ihityaç vardı.. Ne yani biz bunca yıldır yarı çıplak kadınları izlerken sorun yoktu da yarı çıplak adamlar piyasaya çıkınca mı sorun oldu? Yok öyle yağma.. Biz o görüntülere nasıl katlandıysak siz de buna katlanacaksınız.. Böyle de postamı koyarım hahay..

Evet ne diyoduk? He reklam.. Hakkaten şahane bi reklam olmuş.. Yönetmeninden, senaristine, yapımcısından, bisküvi üreticilerine kadar hepsini teker teker tebrik ediyorum.. Bir kere hedef kitle belli: Kadınlar.. Nasıl ilgi çekeceklerini de çok iyi anlamışlar.. Biscolata'nın ilk reklamı da kadınlar üzerineydi ama onu hiç beğenmemiştim açıkçası.. Hatırlarsınız siz de.. Bir grup kadının erkeğin karşısında yerli dansı -ya da haka dansı her neyse- yaparak elindeki bisküviyi almalarıyla ilgiliydi.. Ki o reklam ürüne yapılmış büyük bir hakaretti bence.. Yani insanların alacağı varsa da almamış, yanına bile yaklaşmamışlardır.. Benim gibi mesela.. Gerçi hala tadına bakabilmiş değilim ya neyse.. Bunu firma da anlamış olacak ki daha çarpıcı bir reklamla geri dönmüş.. Türk reklam anlayışına yeni bir renk kattılar sağolsunlar.. Devamını bekliyoruz ehehehe....

Ya o değil de ben bu Biscolata'yı hiçbi yerde bulamıyorum o ne olacak? Buradan yetkililere sesleniyorum, yardım edin! Bakın ürünü fazlasıyla çekici bir şekilde pazarlıyosunuz bari dağıtım ağınızı da bi zahmet genişletin.. Yoksa Simge gibi başlayacam "mağdurum da mağdurum" diye.. Yapmayın etmeyin..

9 Ocak 2011

Yorgunum Dostlarım!

Şu iki gündür benden bir ben daha çıktı sevgili blogseverler..

Çok sevdiğim(!) hocam sağolsun 6 tane çizimi önümüze koydu ve salı gününe kadar çizip getirmemizi istedi.. Dünden beri uğraşıyorum -ki hala bitiremedim- ve şuan belimi, omuriliğimi, kaburgalarımı, omuzlarımı yani kısacası üst tarafımı hissetmiyorum.. E ozaman nasıl bunları yazıyosun diyenlere de, "anacım kimse beni bu pc'nin başından kaldıramaz kaldırabilemez" derim..

Neyse ayrıca bu adam bir hafta "ak" dediğine diğer hafta "kara" diyen biri.. Ne doğru ne yanlış bilemiyosun.. Hocam! Seviyorum seni! En iyi dileklerimi de yolluyorum ayrıca.. Canım benim!

İşkencemin sadece görünen kısmı..


Kore dizilerinden alışık olduğum bi replikle yakınmak istiyorum: "Önceki hayatımda kesin birine çok büyük bi kötülük yaptım!" Başka bi açıklama bulamıyorum zira!

Neyse bu bedbaht günlerde beni hayata bağlayan elbetteki bişey var.. Nedir nedir? Secret Garden.. Dırırırırıııııınnnn.....

Aneeem ben çok sevdim ya bu diziyi.. Bikaç gündür izliyorum ve bayıldım! Her bölümde kahkahalarımla evi inletiyorum.. Hatta bigün gariban kardeşimi uykusundan uyandırdım.. Ağlamıştı sonra kız falan.. Neyse..

Kendisi (bloguna buradan buyrunuz) zamanında "Yocanın Gil Ra Im" esprisi yapmış idi ve ben anlamamış saf saf başka şeyler söylemiştim.. İşte o zaman çok utanmıştım.. Dedim ben bu diziyi izler, milletin yaptığı esprilere katılır, bilmeyenleri eziklerim arkadaş.. Ve işte başladım izlemeye.. İyi ki de başlamışım..

Kim Joo Won ve Oska favori adamlarım.. En çok onlara gülüyorum.. He bi de fazla sahnesi olmasa da çıktığında beni fazlasıyla güldüren Sekreter Kim.. Bi yazısında kendisi bahsetmişti bu adamdan.. Omuz oynatışından falan.. Hakkaten ya adam ağlarken bile o omuzlar rahat durmuyo hahahah....

Çok hoşuma giden bi dialog olursa hemen not alıyorum hahahhahaha.... Mesela Kim Joo Won'un raporlar her önüne geldiğinde okumadan, milleti dinlemeden söylediği laf: "en iyi plan bu mu? emin misiniz?" hahahah..... Bir de Kim Joo Won'un Oska'ya söylediği şu cümle: "sırf uzun görünesin diye mi o kafanı taşıyorsun?" hahahaahahh buna da çok gülmüştüm..

Dikkat ettim de hep Kim Joo Won'un laflarına gülmüşüm.. Şu İtalyan modacı meselesi de var tabi.. Sonradan o eşofmanlar değişti ve modacı da Fransız oldu sanırsam ama cümlenin kalıbı değişmedi.. "Bu eşofman İtalyan bir modacı tarafından teker teker..." hahah alem bu adam canım..

Dizide bir diğer hoşuma giden şey de Gil Ra Im'ın mesaj sesi.. "Muncça vaşyo" gibi bişey diyo.. Acayip hoşuma gitti.. Aradım taradım ve o melodiyi buldum.. nihahahahhh!!! Sizleri de düşündüğüm için şuradan indirme linkini de veriyorum.. Reca ederim reca ederim..

Son olarak şu iki gifi de paylaşayım bari..


Gil Ra Im'in ruhu Kim Joo Won'unun vücudundayken, aynen yukarıdaki gibi mesaj sesini taklit eder.. Kim Joo Won da "benim suratımla yapma şunu!" der.. ahahahh.....



Şu sahne için hiçbi şey söyleyemiyorum.. Gülmekten tabi ehuehuehuehuehue.....

Biraz önce 16. bölümünü de izledim.. Kim Joo Won yine rahat durmadı ve o büyük cesaretini(!) göstermek istedi.. Tabi gerisini tahmin etmek zor değil: rezil oldu.. muhahahah.....

Şu yazıdan sonra büyük bir ihtimalle Secret Garden yazısı yazmam.. Artık diğer blogdaşlarımın yazdıklarını okuyup, yorum yaparım.. Şimdiden duyurayım sonra üzülmeyin kıhkıhkıhkıh.....

2 Ocak 2011

İkisi Bir Arada Pek Bi Şükela

Bugün can sıkıntısından 2 film ve bir dizinin 1 bölümünü izlemiş bulunmaktayım.. Yani bu da kabahesap 5 saatimi pc başında kah ağlayıp kah gerilip kah gülerek geçirdiğim anlamına geliyor.. Siz benim gibi yapmayın emi çingularım.. Bünyeye bu kadar yüklenmek iyi değil.. Şu anda gözümün önünden birbirine geçmiş sahneler geçiyor.. Sesler de cabası: "sekyaaa!!! acuşiii :(( pabo!..." Oynatmama az kaldı doktorum nerde?

Neyse lafı fazla uzatmadan filmleri tanıtayım ben..

WINDSTRUCK

Konusunu sinemalar.com'dan alıntılıyorum.. Suçluları yakalamaya çok hevesli yeni yetme polis memuresi Kyung, izinli olduğu bir gün sokaktan gelen yardım yakarışlarına kulak vererek; kapkaçcının peşine düşer.
Kyung peşine düştüğü adamı yakalar fakat yakaladığı adamın yanlış adam olduğunun çok geçmeden farkına varır..
Evet, belki yanlış adamı yakalamıştır ancak ondan hoşlanmıştır. Özür dileyeceği yerde, adamla yakınlaşmak için; ortada anahtarı olmayan bir kelepçeyi geçirir kollarına....

Filmin ilk 1 saati tıpkı My Sassy Girl tatlarında geçti.. Zaten kız aynı kız izleyenler bilir.. Kız aynı ama değişen yanındaki gariban tipler.. Film boyunca çekmedikleri kalmıyor bu kızın elinden.. Neyse tabi 1 saatten sonrasında işin rengi değişti.. Film daha farklı yerlere gitmeye ve beni derin üzüntülere gark etmeye başladı.. Ha ama sonunda yine My Sassy Girl'e bağlayarak beni dumur etmiştir o ayrı..

İlk yarıda ne kadar güldüysem, ikinci yarıda da o kadar ağladım.. Ama ayıptır yahu! Nolacak bu Koreliler'in ağlatma sevdası? Hadi onlar ağlatıyor ama ben niye oturup izliyorum? Mazoşist miyim neyim...

Şuradan ve şuradan da filmin sevdiğim iki şarkısının linkini vereyim de içimde kalmasın.. 

Neyse çok fazla yorum yapmak istemiyorum spoiler vermemek için.. O yüzden bununla yetinmeyi bilin hehe...


Gelelim izlediğim ikinci filme..

THE MAN FROM NOWHERE


Yine sinemalar.com'dan yararlanıp aynen kopyalıyorum konusunu.. Filmin başrol oyuncusu Won Bin(Tae-sik), mafya tarafından kaçırılan küçük kıza yardım etmek için, çekildiği köşesinden dışarı çıkar.

Bunun dışında başka şeyler yazan yerler de var ama izlemek isteyenler için söylüyorum, bakmayın.. Çünkü maşallah içine bir replikleri katmadıkları kalmış.. İyi ki okumadan izlemişim.. Yoksa güzelim film hiç olacaktı..

Film konusu ve ilk baştaki gidişat bakımından Leon'la benzerlikler taşıyor.. Hatta ilk dakikalarda aynı gidecek sanmıştım, Leon'un Kore verisyonu gibi birşey bekliyordum neredeyse.. Ama dakikalar ilerledikçe bambaşka durumlar ortaya çıkmaya başladı..

Bir kere Won Bin film boyunca karizmasıyla gözlerimi şenlendirdi.. Baştan aşağı siyahlar kuşanmış, saçları uzun-kısa arasında biyerlerde duran(tamam anlatamadım), süpersonik dövüş teknikleriyle milleti yerden yere vuran insanüstü birşeydi.. hahahah evet çok etkilendim..

Her sahne ayrı bir güzeldi ama özellikle şu sahnedeki hali bana The Crow 2'deki Vincent Pérez'i hatırlattı..


Yüzünü beyaza bula, gözlerden aşağı iki çizik at, dudakları boya, e zaten intikam peşinde bir adam.. Al sana bizim vinsınt hahah...

Neyse konuya döneyim.. Won Bin evet karizmatik falandı ama oyunculuğu da bir o kadar etkileyiciydi.. Daha önce başka bir yapımını izlemedim.. İlk bu filmle tanıştım kendisiyle ama artık takip ediciğim.. Böyle bir yetenekten(evet sadece yeteneği için) mahrum kalmak olmaz dimi?

Küçük kız çok tatlıydı.. Hatta o tatlılığıyla yağuşuklu kötü adamı bile alt etti.. Harbiden bak o adam da çok hoştu he.. Abazalık belirtileri göstermeye başlıyorum.. Hiç iyi değil hiiiiç....

Filmin sonunda çalan şarkıyı çok beğendim.. Sahne vurucu, kadın içli içli söylüyo falan.. Kötü oldum yahu.. İndirmek isteyenler için buradan buyrun..

Bu arada çok fazla şiddet sahnesi vardı bea.. Bi ara dayanamayıp hızlıca geçecektim oraları.. Benim bünye alışık değil öyle kan görmeye.. Sırf bu yüzden milletin övüp bitiremediği Kill Bill'i bile izleyemiyorum.. Ayy bak yine gözümde canlandı o sahneler.. Fıskiye gibi kan fışkırıyodu adamlardan.. Öeeeeğğğ...

Uzun lafın kısası, bugün evet kıçım belki sandalyeden kalkmadı ama olsun yine de çok güzel iki film izledim.. Günüm renklendi, bi kendime geldim.. İzlemeyenler de izlesin ve izlettirsinler.. Sevaptır..